17 Ocak 2017 Salı

"Duyuların Tanıklığı"; Şiir...

 

Aşk’ın katı yasası! ama haksız olsa da,
uymalı insan, çünkü yeryüzüne uzanır
o eski, evrensel yasa gökyüzünden.*

Petrarca, I Trionfi


Bölümlere ayrılan uzun bir şiirin ilk dizesine başlamadan önceki eşikteki çanıdır yukarda okuduğunuz. Korkak değil fakat bir o kadar çekingen elimizi uzattığımız ve minik ipini çekmeye cesaret ettiğimizde o çanın, kuş kadar hafif bir melodiyle kapının ardındakine burdayım diyebilecek kadar yakın hissettiğimizde bir de, bu üç dize ile giriş yaparız esas şiire. Devasa ya da değil, zorlandığımız noktada bize dev gibi görünen o kapının önünde çoğunlukla mermerden yapılan kapı önü eşiğinin aşınmış yüzeyine basmak ile onun hemen gerisinde, kaldırımın üzerinde durmak arasındaki fark; çanı çalıp çalmayacağımızın fotoğrafıdır aslında. 

Bir fotoğraf sanatçısı yahut basit ama imgeleri kullanmaktaki maharetiyle bir şair olsam, tek bir fotoğraf karesi yahut iki dizede anlatabilirdim muhakkak dile getirmekte zorlandığım, deneyip yine de beceremediğim eksik kaldığım şeyi. ‘Şey’; ne uzun kelime! Harfleri birbirine yaslayarak cümlelere dökmeye çalıştığım, yazmaya karar verdiğim metnin; gerisine düşerim, beceremeyebilirim korkusu aslında hissettiğim ve ben maalesef ne fotoğraf sanatçısı ne de şairim. O yüzden basit bir okur olarak ama şiiri ve aşağıda okuyacağınız iki şairi çok seven bir okur olarak deneyeceğim elimden geldiğince. Sürç-i lisan edersem şimdiden affola. 

Bir cesaret, eşiğin aşınmış mermerine bastım iki ayağımla, derin bir nefes buyur ettim göğüs kafesime, tuttum çektim çanın ipini. 14. yüzyıldayım. Başlayalım!

Yukardaki dizeler Francesco Petrarca’ya ait. Petrarca Rönesans Italya’sının önemli şairlerinden ve tarihin ilk hümanistlerindendir. 1300’lerin başında Arezzo, Italya’da doğar, Bologna’da hukuk eğitimi alır. Kiliseye yakınlığından, ve çeşitli görevlerde bulunmasından dolayı evlenmez ancak evlilik dışı çocukları olduğu söylenir. Elçilik görevine getirilir. Kuzey Italya’nın tamamını gezer. Latinceye hayrandır ve şiirlerini Italyanca değil çoğunlukla Latince yazmayı tercih eder. Vergilius ve Ovidius ile birlikte Avrupa şiirine en etki sağlamış şairlerdendir. Kendine özgü yeni bir sone geleneği başlatmış, benzetme ve sembollere önem vermekle birlikte onları anlaşılır kılmış ve en önemlisi sevgili okur; şiirde müziğe nasıl ulaşılabilineceğine ilişkin yeni bir anlayış geliştirmiş, bu da Vergilius gibi bir şairin daha okunur ve anlaşılır olması demekmiş. 1338’lere gelindiğinde Petrarca, İtalyanca yazdığı iki esenden biri olan I Trionfi’i yazmaya karar verir. Diğeri Canzoniere’dir ve aslında her ikisi de, beni aşan bölümlerde durmam koşulu ile başlı başına ayrı ve uzun birer yazı hak etmektedir. I Trionfi’i altı bölüm olarak tasarlar. İlkini de aşka ayırır. Aşkın Utkusu

Yazıma giriş bölümü olan Petrarca dizeleri, Aşk Utkusu içinde yer alır ve aslında çok başka ve bize tarihsel olarak çok daha yakın bir şiirin; başlamadan önceki kısmını oluşturur. I Trionfi -ki sözcük çoğuldur-; ‘Zafer Alayları ‘anlamına gelir. Bir Roma geleneğini yansıtır. Alegorik olan I Trionfi’nin ilk kitabına, bu alayın komutanı olarak Aşkı oturtur Petrarca. Diğerleri ise İffet, Ölüm, Ün, Zaman ve Ebedilik olacaktır. Kitap türkçeye de kazandırılmıştır. Utku Şiirleri.

 
Avignon'lu Laura de Noves 

I Trionfi; şairin yoğunlaşarak gördüğü bir tür düş, rüya ya da hayali anlatır. Aslında II. kitaptan itibaren daha fazla değinilen aşık olunan kadından, Laura’dan uzun uzun bahsetmek isterdim burada. Şair’in hayatında tam olarak var olup olmadığı, varsa da karşılaşıp karşılaşmadıkları, karşılaşsalar bile aşkın karşılıklı olup olmadığı net olarak bilinmemektedir. Ancak Petrarca’nın çoğu şiiri Laura’ya hitaben yazılmıştır. I Trionfi’den sonra yazdığı Canzoniere tamamen onadır. Eğer büyük aşkla bağlı olduğu bu kadın; ulaşmak istediği bir rüya, bir düş, gerçek kılmak istediği bir hayal ise geleneksel tarih onun Laura de Noves olduğuna işaret eder. Avignon’lu Laura de Noves. ki farklı aşk hikayesi anlatılır. İkisi de hüzünlüdür. Belki de aşk hep biraz hüzündür. Tam olarak emin olunamasa da Petrarca bir yolculuğu sırasında yanına ulaşamadan vebadan öldüğünü öğrendiği Laura için öyle güzel şeyler yazar ki, öyle büyük bir aşktır ki içinde hissettiği; ruhunu şu sözlerle uğurlar sevdiğinin; “… gelmiş olduğu yere geri döndüğüne inanıyorum ruhunun, cennete…”

 
Petrarca'nın Uffizi Sarayı, Floransa, İtalya'daki heykeli 

Giriş bölümünü, dizelerin ait olduğu dönemi ve şairini fazlaca anlattım gibi gelebilir size. Ancak ana bölüme geçebilmek, ve ana bölümde yazmayı düşündüğüm şair ve şiirini, ve hatta devamında yazacağım diğer şair ve şiirini elimden geldiği kadar doğru aktarabilmek için Petrarca’yı, I Trionfi’yi ve Aşk Utku’sunu yazmam gerektiğini düşündüm. Çünkü evrende her şey aslında birbirine bağlıdır. Öncesi yoksa devamı da yoktur. Öncesini bilmeden devamını algılamamız zorlaşır. Parçaları birbirine tamamladıkça iç içe geçmiş olan şiirleri daha iyi anlamış olmaktan aldığım mutluluğu yazıya dökmem zaten benim için yeterince zordur.

Petrarca ile uzandığımız 14. yy giriş şiirinden burada ayrılıp, 20. yy İtalya’sının kuzey sınırında yer alan ancak şiiri ile kendi ülkesinin sınırları aşan bir kadın şaire “dünyayı ülkemin penceresinden seyrediyorum” diyen Ingeborg Bachmann’a gidiyoruz. 

Kaçarken söylenen şarkılar vardır dedi Bachmann ve Petrarca dizeleriyle başlayıp XV bölümden oluşan bir şiir yazdı önce. Öyle bir şiirdi ki bu; Şairi, ‘karın henüz bağ koymaya başlamadığı gözleriyle buzdan dikenlerin içinde yalnız başına yatmaktaydı, yaralarıyla… Öyle bir şiirdi ki bu umudu yoktu, çünkü kaçmamak öngörülmüştü kendisine… 
Aşk konusunda onbin kitabın yardımıyla, çok az değişebilen jestlerin ve budalaca yeminlerin deneyimiyle öğrenilmişti, ders alınmıştı aşktan’… 

Ey kabuklarımızı kıran,
zırhımızı, kim bilir kaç yıldır bizi havaya karşı
koruyanı ve kahverengi pasını sıyırıp atan aşk!

Ey bizim sevgimizi ezen,
duyarlı bölgelerdeki o nemli ateşi söndüren acılar!
Dumanlarla, duman içersinde can çekişerek sönmekte alev.

yazan Bachmann, bir sonraki eşikte; ‘ona, düşlerin zindanına iten aşka elini uzatıyorsun’ diyecektir. Hiçliğe inen bir merdiveni anlatır bize binbir gece yüksekliğinde basamaklarıyla. Ve tıpkı Binbir Gece masallarının son masalına gelindiğinde, sonuncuyu da okuduğumuzda ölüneceğine atıf gibi adeta; ‘son adım’ der, ‘son adım boşluğa atılanı.’  ‘Bunu yapan, kor değil. Kurtar beni! Daha fazla ölemem!’

Şarkılar’la başlayan bir yolun İz sürerek Bilmece’ye varışını dinlemek istedim. Eşiği geçtim, içeri buyur edildim artık. Çerçevesi olmayan kocaman bir pencerenin önünde kor rengi bir berjere kurulmuşum hissi ve tüm duyularımın tanıklığı ile, içime çekmeye hazırım tüm şiirleri şimdi. 

XIII bölümden oluşan Bachman şiiri benim zamanımın şairinde hayat bulup ilk dize olmuş. Şiirin adı da İz olmuş. Şairi Birhan Keskin. 

 

Birhan Keskin Kim Bağışlayacak Beni şiir kitabında yer alan İz şiiri ile; (öncesinde; Cinayet Kışı şiir kitabında (1996) Bachmann’ın 5 ayrı şiirinden beslenerek, yeni bir zamanda eski bir zamanın izini sürerek, görünmez iple birbirlerine bütünleyerek sözcükleri, yepyeni bir nefesle bambaşka bir şiire yaratır. Bachmann’ın şiiri ile, Bachmann’a kendi şiirinin mektubunu yazar bir anlamda Keskin. 

İZ

Kurtar beni! Daha fazla ölemem!
Ah Ingeborg,
Neden mi?
Bilmiyorum.
Pek çok şeyi bilmediğim gibi.
Sana daha önce yazdığım mektupları neden
atmadığımı bilmediğim gibi. 



Keskin, daha önce de Bachmann’a seslendiği şiirler yazmıştır, kimini bitirmiş kimini taslak halinde bırakmıştır belki. İz şiirinde ise; 1973’de aşırı uyku hapı alarak yaktığı sigarasının başlattığı yangında ağır yara almış ve takvim 17 Ekim’i gösterdiğinde ölen Bachmann’a rüyasını anlatıyor, gece onu rüyasında nasıl gördüğünü şiirselleştiriyor bize.. Petrarca’nın I Trionfi’si ‘versio' ; Türkçe’ye ‘görü’ olarak geçmiş olan edebi türde yazılmış. Ki bunun; yoğunlaşarak gördüğü bir tür düş, rüya ya da hayalin şiirselleşmesi olduğunu belirtmiştim yukarda. Bachmann’ın şiirinde de rüya vardır, Keskin’in şiiri ise, Bachmann’ı kendi rüyasına alarak başlar.

Sevgili Ingeborg,
Birkaç gece önce seni rüyamda gördüm.
Ben çok üzgündüm. Bir yerden,
bir şeyi kurtaramamış olarak dönüyordum.
Mekânlar çok garip
yerlerdi.Tanımıyordum. Seni çağırsaydım
belki sen tanırdın. Çok üzgündüm.
Çok yorgundum.
Çünkü kurtaramamıştım.
Oysa ki, kurtabilmek için o “şeyi”
kan ter içinde kalmıştım.
Tanrıya çok yalvarmış, çok yakarmıştım.
Sonra, garip şekilde bu rüyanın bitişinde 
sen vardın. Yanağına dayanmış elin vardı.
Gözlerinde uykusuzluk, rutubet vardı.
Ama ne garip, bana çoook sıcaktın. Ben de
sanki senin sıcaklığını özlemiş gibiydim.
Seninle çok garip merdivenlerden inip,
çok garip odalara girdik.

Bu noktadan sonra Bachmann’ın Çok Anlamlı Olabilirdi şiirinden alıntı yapar Birhan Keskin. Bu anlamda Büyük Ayı’ya Çağrı şiir seçkisinde yer alan Kaçarken Söylenen Şiirler’den, Bachmann’ın ilk dönem şiirlerine geçiş yaparak yol alır. 

İşte bu garip 
               rüyadan sonra
günlerce seni düşündüm. Haklıydın.
Çok anlamlı olabilirdi: tükenmekteyiz,
gitmek zorundayız, çağrılmadan geliriz.
Ama konuşmak ve anlaşamamak,
Ve bir an bile kavuşamayan ellerimiz,
yakmakta bunca şeyi: kalıcı değiliz.

“Bachmann, Ertelenmiş Zaman ve Büyük Ayı’ya Çağrı adlı iki şiir kitabının ardından, şiir yazmaya çok uzun süre ara verdi ve bir daha şiir kitabı yayınlamadı” diyor Ahmet Cemal Ingeborg Bachmann’ın Dünyası yazısında. “Ancak şiir yazmadan yaşanamayacaksa yazılması gerektiği noktasında Rilke ile birleşir Bachmann” diye de devam eder. 

“Gerçekte inandığım bir şey var, ve ben buna ‘bir gün gelecek’ diyorum. Ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. Evet, belki de gelmeyecek, çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar. Gelmeyecek, ama ben yine de inanıyorum geleceğine. Çünkü eğer inanmazsam, artık yazamam…” (Bachmann’ın Haziran 1973’teki bir röportajından)


Aşağıdaki dizelerde Bachmann’ın yine ilk şiir seçkilerinde yer bulan Duvarın Arkasında şiirine gönderme yapar ve onu onaylar Keskin. “Ben” der Bachmann, “Ben, hep ölümü düşünmek gibiyim.” Ben günü bölen çan sesleri gibi barışın ve mutluluğun yakasına yapışan… 



Ah Ingeborg,
Nasılsın?
Sen hep ölümü düşünmek gibisin,
Sen “günü bölen çan seseleri gibi
barışın ve mutluluğun yakasına yapışan 
ve olgun tarladaki orakları andıran
o büyük dünya korkusunun çocuğu”sun.
….

“Sen” der bu defa Birhan Keskin, “Sen şimdi “duvarın arkasında” nasılsın?” ve cevabı hemen akabinde yine aynı seçkide yer alan bir başka Bachmann şiirinin son dizesi ile verir. O şiir Gecenin Nal Sesleri’dir.

Bense “hala duymaktayım soluğunu
bir de hançer gibi sapladığın
o sözcüğü.”

Gerçekten iyi misin Ingeborg?
Affedebildin mi?
Tekrar sevebiliyor musun?
Yaralanan bir şey tekrar iyileşebilir mi?
İyileşen yerde İZ kalınca
tekrar eskisi (gibi) olunur mu?
Hayır Ingeborg,
Iz bırakmaz insanı.
Hiç bir İz beni bırakmadı.
Hiçbir iz onu bırakmadı.
Ve biz bu izlerle eskisi (gibi) olamıyoruz.


Ingeborg Bachmann’ın Petrarca’nın şiiri ile giriş yapması elbette tesadüf değildir. Tıpkı Birhan Keskin’in İz şiirine Bachmann’la giriş yapmasının tesadüf olmadığı gibi. Petrarca ile başlayan rüya, Bachmann’la devam edip, Keskin’de tekrar hayat bulur. Her üç şiirde de sembol olarak merdiven kullanılır. Rüya ise en önemli ve temel öğedir. 


İz şiirinin devam eden bölümünde Keskin, Bachmann’ın yine Büyük Ayı’ya Çağrı seçkisinde yer alan Bilmece şiirinden alıntı yaparak cevap mektubuna devam eder ve hatta İz şiirini Bilmece’nin son dizeleriyle tamamlar. 

Hiçbir şey gelmeyecek bundan böyle
Bir daha ilkbahar olmayacak.
Herkese kehanetidir bin yıllık takvimlerin

Ama yaz, ve hani derler ya,
‘yazdan kalma’ diye, onlar da olmayacak -
artık hiçbir şey gelmeyecek.

Asla ağlamamalısın
der bir şarkı.

Onun dışında
bir şey
diyen
kimse yok.

Burada Bachmann'ın "Bilmece" şiirinden ve kime ithafen yazıldığından bahsetmek isterim sizlere; 

Farklı besteleri ve politik görüşleri ile tanınan ünlü Alman besteci Hans Werner Henze, sol görüşlü, eşcinsel ve marksisttir. Kendi ülkesinde gördüğü baskı ile ülkesini terk etmiş ve 1953 yılında İtalya'ya yerleşmiştir. Sonradan İtalya Komünist Partisi'ne de üye olmuştur. Çalışmalarını bu ülkede sürdürmüş ancak Almanya ve İngiltere'ye sık sık seyahatlerde bulunmuştur. 

Ingeborg Bachman, ünlü besteci ile 1 Kasım 1952'de tanışır. Tarih; Paul Celan'ın 1951 Kasım'ında, Gisele de Lestrange ile tanışmasından tam bir yıl sonrasıdır. -ki Celan Aralık 1952'de Gisele ile evlenir-. Bachmann Celan aşkı bir ömre sığan derin dostlukları ve birbirlerinden asla vazgeçmemeleri başka bir yazının konusu olabilir. Ancak şimdi konumuza dönmek gerekirse Bachmann; Ağustos 1953'den, Ağustos 1955'e kadar iki senelik bir zaman diliminde kısa ya da daha uzun aralıklarda Henze'nin İschia'daki evinde kalır. 1953'ün Ekim ayında Roma'ya taşınır.  Bachmann’ın "Ağustosböcekleri"nin radyoda ilk yayını, Hans Werner Henze'nin müziği eşliğinde yapılır. Hans Werner Henze’nin Der Prinz von Homburg (1958) ve Der Junge Lord (1965) operaları için librettolar yazan yine Bachmann olur. Yine bir radyo oyunu olan The Cicadas (1954)’da Henze’nin bestelerini kullanır. Ayrıca Henze, çeşitli zamanlarda Bachmann’ın bazı şiirlerini de besteler. Bachmann; "Bilmece" şiirini "Ariosi dönemi için" diyerek, dost bildiği Henze'ye ithafen yazar. 

Bachmann “yazarın görevi acıyı yadsımak, onun olmadığı yanılsamasını yaratmak, acının izlerini silmek olamaz. Tersine, yazar onu somutluğuyla benimsemek ve görebilelim diye bir kez daha somutlaştırmak zorundadır” der. Birhan Keskin İz şiirinde; Acının izlerini silmeden tüm somutluğu ile görebilmiş, benimseyerek ve kabullenerek benim hayran olduğum bir şiirsellikle; kaçmadan, korkmadan fakat umudu da içinde besleyerek şiirine taşımıştır bana göre. 

Sayfama; farklı zamanlarda, farklı ülkelerde, farklı şartlarda yaşamış iki kadın şairin; zamandan, ülkeden, şartlardan bağımsız, belki aynı veya benzer bir duyguyla soluk verdikleri kelimelerle, sözcüklerin iç içe geçebilirliliğinin büyüsünü gösterebildiklerini, şiirin evrensel, bütünsel kesişmesini ve şiir dilinin büyüleyici olduğuna dair inancımı taşımak istedim. 

17 Ekim 1973, Ingeborg Bachmann anısına;

İyilik, sevgi, inanç, bitmek bilmez bir umut ve cesaretle…


O.../



Kaynakça: Ingeborg Bachman, Toplu Şiirler, Çeviren Ahmet Cemal, YKY, 2016
Birhan Keskin, Kim Bağışlayacak Beni, Metis, 2014
HansWermerHenze biyografisi ve hayatı ile ilgili çeşitli İngilizce web kaynaklardan, Ingeborg Bachmann’nın Ödül Töreni konuşmaları için, Ahmet Cemal çevirilerinden yararlanılmıştır. 
İz şiirinde yer alan Italik bölümler, Bachmann şiirini vurgulamak için Ahmet Cemal çevirisindeki hali ile yazıya aktarılmıştır.
neokuyorum.org internet sitesinde 17 Ekim 2016 tarihinde yayınlanmıştır. Kaynak belirtmeden kullanılamaz.




Ülkesini “Dünyaya Bakabileceği” Pencere Bilmiş Bir Kadın, Ingeborg Bachmann ve Ölüm Türleri…



Bir kadın bütün parçalanmış, yanmış aklı ve hiç sarsılmayacak açıklığıyla yazmış bir kadın… İçinden rastlantıyla geçtiği geçirildiği zamanlar, durumlar, ilişkiler yaralar açtıkça, kaçınılmaz olan dille göğe bir güneş bir ay ve bir çizgi yapmak ve sonra delirmek görevi… Bütün romana yayılan yanma/yakma motifi ölümünün bir kehaneti sanki. Nostalghia’nın Domenicosu, Zelda, Almanya’daki Türk işci kızı ve daha kim bilir nicelerine eklenen bir ölüm biçimi Bachmann’ınki de. Kendilerini ölmeden ceset olarak algılayanlar intiharlarını başkalarının bir vasiyeti gerçekleştireceği gibi gerçekleştirir. Ölüm yaşarken vardır, olmuştur cesedi yakarak ortadan kaldırmak gerekir. Domenico’nun naive çığlık/dilekleri Ingeborg’un çocuksu masalı…

Nilgün Marmara
Kırmızı Kahverengi Defter




Nilgün Marmara, ölümünden sonra Kırmızı Kahverengi Defter olarak günlüğünden derlenerek yayına hazırlanan kitapta yukarıdaki cümlelerle özetliyor Bachmann’ın “Malina" romanını ve bir anlamda Malina üzerinden Bachmann’ı. 

Peki bu bir masal mıdır? Marmara’nın dediği gibi “Ingeborg’un çocuksu masalı” mıdır? 24 Aralık 1971’de Bachmann kendisiyle yapılan bir konuşmada şöyle demektedir; “Belli bir an vardı çocukluğumda; o an, benim tüm çocukluğumu yıktı. Hitler’in birliklerinin Klagenfurt’a girişleri. Bu, o denli korkunç bir şeydi ki, anılarım o günle başladı; başka deyişle, erken gelen, o güçte olanını daha sonra çekmediğim bir acıyla…”

Ingeborg Bachman Alman şiirinin en önemli isimlerindendir. 1960’da artık şiir yazmak istemediğini söylese de her gerçek şair gibi asla bırakmaz ve bir şekilde devam eder.  1961’de öykülerini “Otuzuncu Yaş” ismi ile yayınlar. Yarım bıraktığı “Todesarten” (Ölüm Türleri), (1962-1973’teki ölümüne kadar) hazırladığı büyük projenin adıdır. Ancak bu ideal için deyim yerinde ise 1960’dan itibaren gözlem biriktirmeye başlar denebilir ve bu gözlemi kadın-erkek ilişkisi üzerinden yapar. ‘Gündelik cinayetler’ olarak da tanımlanabilecek bu projede neredeyse tüm protagonist kahramanları kadın olarak belirler. “Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar… ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır…” (Haziran 1973). Bachmann’a göre barış için bile savaşmak gereklidir. Ve bu hiç de yanlış bir tanımlama değildir. 


Bir anlamda “Ölüm Türleri”ne, çözümlemeye çalıştığı varolma düşüncesinin yol arayışı da diyebiliriz. Ölmemek için aranan var olma yolları. “Yeni bir dil olmadan, yeni bir dünya yaratılamaz” fikri ve bu dili yaratabilmekteki azmi ve inancıyla Bachmann, savaşsız bir dünya için çıkış yolları aramaktadır bir anlamda. Çünkü umutların tükendiği bu eski ve hastalıklı dünyada “insanın gerçek ölümü hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır”, der ve “insanların birbirlerini ağır ağır öldürdüklerini” görmemizi sağlamak ister.

Görev tanımlamasını ise şöyle yapar Bachmann “yazarın görevi acıyı yadsımak, onun olmadığı yanılsamasını yaratmak, acının izlerini silmek olamaz. Tersine, yazar onu somutluğuyla benimsemek ve görebilelim diye bir kez daha somutlaştırmak zorundadır. Çünkü hepimizin isteği, görebilen kişiler olabilmektir. Ve bizi ancak o sözünü ettiğim gizli acı, deneyimlerin karşısında, özellikle de gerçeğin karşısında duyarlı kılar. Bu konuma girdiğimizde, acının üretkenliğe dönüştüğü o uyanıklık konumuna geldiğimizde, çok yalın ve doğru olarak şöyle deriz: Gözlerim açıldı. Bunu bir şeyi veya olayı dışa dönük yönüyle algıladığımızdan değil, fakat göremeyeceğimiz şeyi kavradığımız için söyleriz. İşte sanat bunu, yani bu anlamda gözlerimizin açılmasını sağlayabilmelidir.”

Yarım bıraktığı Ölüm Türleri’ne dönecek olursak, Todesarten ana başlığı altında bir dizi roman olarak tasarladığı projede Malina tamamlanmış ve yayınlanmış tek romanıdır. 


O şiiri bıraksa da şiirin onu bırakmadığını bir kez daha anlarız Malina’da. Duygu akışları okyanuslar yaratır, derinleştikçe  yarattığı imgeler, doğrudan ve hiç lafı uzatmadan algı duvarlarınıza çarpa çarpa dökülen kelimelerin oluşturduğu cümlelerle şiirin nerede bitip, düzyazının nerede başladığını anlayamayacağınız güzellikte ve tarifi zor özellikte bir romana dönüşür. Malina’ya baktığınızda kurgusuz bir romandır. Ancak bitirdiğinizde muhtemelen benim gibi bir süre kitap elinizde kalakalırsınız. Son sayfayı kapatacak gücünüz dahi olmaz, vurgun yemiş ve adeta yeni bir bilinçle uyanmış hissedersiniz. Bachmann realistliğinin, lafı uzatmadan doğrudan içinize işleyen cümlelerin bir o kadar romantik dilin yazarı, yazarınız olmuştur artık. 

Romanda protagonist ‘Ben’ kişisini gördüğünüzde neden bir ismi olmadığını sorgulamanız muhtemel olsa da hemen aklınıza Bachmann’ın farkındalığı yaratmaktaki ‘Sen’ vurgusuna verdiği önem gelir aklınıza. O halde ana kahramanın da “Ben” olması kadar doğal bir şey yoktur. Ve o “Ben”i Ingeborg Bachmann’dan soyutlamak, sadece roman karakteri olarak görmek Bachmann’ı azıcık bile olsa incelemiş biri için dahi imkansızdır. “Ben, Ivan ve Malina”… romanın üç karakteridir. Ben kişisi Malina üzerinden hayatı ve Ivan ile olan ilişkisini sorgular. Malina, Ben’in iç dünyasında çok önemli bir yere sahiptir. Adeta duygularının yüce boyutudur diyebiliriz. Nerede ise her hareketinde, her düşüncesinde en basitinden en çetrefillisine kadar varlığını sürdürür. Bu noktada belirtmekte yarar vardır ki bi an için Malina’nın var olup olmadığını, gerçek bir kişi mi, hayali mi, Ben’n imgeleminde yarattığı ikinci bir Ben kişisi mi, Ben’in ardına sakladığı kendi mi, idealindeki Ben, yahut aynı idealdeki ilişki mi diye sorgular bulursunuz kendinizi başta. Acı çekmeyi seven, acıyı içselleştirmiş birey gibi görünse de, tam tersi gerçekçi, acıyı olduğu gibi kaleme alan, estetik, sanatsal ve en önemlisi kadınsı bir duyarlılıkla sunar romanı bizlere. “Her erkek ve her kadın âşık olabilir mi?” sorusuna, “Hayır,” yanıtını veren Bachmann, “aşk, bir sanat yapıtıdır.” der. Aşkı, birey olmayı, imkansızı sorgulayan cinselliğin çok ötesinde yaşanan iç dünyanın derinliğinde yücelen mutlak aşkın romanıdır Malina. 

Ingeborg Bachmann, 1973’de, uzun yıllar yaşadığı Roma’daki evinde fazla miktarda uyku hapı aldıktan sonra yaktığı sigaranın yol açtığı yangında aldığı yaralar sonunda ölecektir. Barışa ulaşmak için verilmesi gereken bir varoluş savaşı, bir ölüm yolu ve türünün ilk halkası ise şayet bu roman, yazarın kendi ölümü bir intihar değilse bile vazgeçişin gizleyemediği bir teslimiyetin ölüm türüdür bana göre. 1971’de yayınlanan Malina’nın ardından ise 1972’de sonradan bu projeye dahil edilen ‘Simultan” öykü kitabı ve Büchner ödül konuşması (1973) yayınlanacaktır.

“Gerçekte inandığım bir şey var, ve ben buna ‘bir gün gelecek’ diyorum. Ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. Evet, belki de gelmeyecek, çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar. Gelmeyecek, ama ben yine de inanıyorum geleceğine. Çünkü eğer inanmazsam, artık yazamam…” (Haziran 1973)

Şairin ölümü, yazamadığı anda gerçekleşmiş ve Roma’daki evinde son sigarasını yakıp pencereyi dünyaya kapatmıştır. 


O.../


Kaynak: Malina, Ingeborg Bachmann, çeviren Ahmet Cemal, YKY, 2014

Deliler Teknesi Edebiyat Dergisi Kasım-Aralık 2016 sayısında yayınlanmıştır. Kaynak belirtmeden kullanılamaz. 

 


 
Nilgün Marmara'nın Kırmızı Kahverengi Defter'inden kendi elyazısı ile




18 Eylül 2016 Pazar

Gök ve Evren'in Kahramanlarını Yazmak...

Her yıldız bir takım yıldızının parçasıdır genelde. Bir araya getirip noktaları birleştirdiğinizde çizgi ile, adı olan bir kahramana dönüşürler. Andromeda gibi zincirli kadına, yahut Auriga gibi antik bir chariot süvarisine, veya Cassiopeia gibi kıvrımlı bir sandalyede oturan lady'ye dönüşürler.

Hepsi; mitolojiden aşinadır mitolojiye aşık olanlara ve yine hepsi; bir şiirin, bir resmin, bir romanın, çoğu zaman da yüzyıl destanlarının birer kahramanıdır. Göğün, gökyüzünün, aşağı indiklerinde bulutların, ev bildikleri dağ tepesinin, yukarıya çıktıklarında ise tüm evrenin kahramanları... 

O zaman yazmak gerek Gök ve Evren'in Kahramanlarını, bir şekilde yazıp sevdiğim şeyi yapmak.
Ve Galilleo'dan başlamak belki... Astronomi'den astrolojiden, astroloji saatlerinden, ilk haritalardan, 1920'lerdeki amatörce yazılmış kitaplardan... geriye önce, sonra ileriye... 

Göğe bakarken en belirgin Ay kadar onları da gördüğünüzde gökyüzü sizin olur bence... 
Ya da bana uzun zamandır öyle diyelim!

Üstelik biz Dünyalı'lara yansıdığı her yönüyle yazmak, artık yazmak ve sadece yazmak...  Mit, şiir, şair, destan, tarihçi, roman, yazar, resim, ressam... 
Bana özgü, bence olacak tabii! Çünkü;

Evrene açılan en büyük ve görkemli pencerenin mitoloji olduğuna inanıyorum...

Rastgele!
İyi Pazarlar...


O.../

The Dance of the Pleiades
Resim: Elihu Vedder


9 Eylül 2016 Cuma

KIRMIZI PAZARTESİ, yahut gerçek adıyla CRONICA DE UNA MUERTE ANUNCIADA*


Yağmur yağıyor. Akşamüstü
buluttan bıçak. Yağmur yağıyor.
Akşamüstü sırılsıklam
hüznünle.
Bazen rüzgâr eser
şarkısıyla. Bazen…
Ruhumun yaslandığını hissediyorum
senin yokluğuna.

Yağmur yağıyor. Seni
düşünüyorum. Ve düşlüyorum.
Bu akşamüstü kimse gelmeyecek
sımsıkı kapanmış yasıma.
Hiç kimse. Sadece yokluğun
her saat içimi ağrıtan.
Yarın varlığın
gülle geri dönecek.


Gabriel Garcia Marquez 
(1944)



Gerçek

Gabriel Garcia Marquez’den tek ricası vardır annesinin; yazmayı çok istediğini bildiği bu acı hikâyenin iç yüzünü, başkahramanların anne-babaları sağ olduğu sürece yazmaması. 

Takvimler Ocak 1951’i göstermektedir. Sucre adında küçük bir kasabada düğün günü, damat Miguel Palencia’ya iletilen notla, yeni gelin Margarita Chica Salas’ın bakire olmadığı bildirilmiş, kadının erkek kardeşleri Victor Manuel ve Jose Joaquin Chica Salas, küçük düşmüş ailesine geri gönderilen kız kardeşlerinin, eski sevgilisi Cayetano Gentile Chimento’yu, ana meydanda tüm kasabanın gözleri önünde, Margarita’yı baştan çıkardığı, bekâretini bozduğu ve ortada bıraktığı iddiasıyla öldürmüşlerdir. Olayın meydana geldiği 22 Ocak sonrası Marquez’in ailesi, Sucre kasabasını geri dönmemek üzere terk ederler.
Cinayetin gerçekleşmesinden 28 yıl sonra 1979’da dünya turundan dönerken havaalanında elinde bir doğan taşıyan Arap Prensini görmesi ile yeni romanını kafasında kurmuş böylece hikâyeyi anlatmanın yolunu da çözmüştür Marquez; Esasen İtalyan göçmen kökenli Gentile; Santiago Nasar adında bir Arap, Marquez’in eşinin arkadaşı olan ve eve gönderilerek ailesi küçük düşürülen gelin Margarita Çhica; Angela Vicario, Miguel Palencia ise Bayardo San Roman adını alır. Gerçek hikâyede sadece kardeş olan katiller, kurguda ikiz olarak yer alacak, adları Pedro ve Pablo Vicario olarak değiştirilecekti. Kitapta yer alan diğer pek çok ayrıntı gerçek hayatta olanın aynısı ya da benzeri olarak yansıtılacaktı. Cinayetin işlendiği 1951 yılı aslında siyaseten çalkantılı bir dönemi işaret etse de romanda bu tarih daha geriye gidecek ve siyasetten arındırılıp daha çok sistemin yarattığı kadın erkek eşitsizliğine ve kilisenin katı kurallarına atıfta bulunacaktı. Gabriel Garcia Marquez, 19 Mart 1980’de bir Küba ziyaretinde, çoğu insanın yazdığından dahi haberdar olmadığı romanını ‘geçen hafta’ bitirdiğini ilan eder. Marquez annesine verdiği sözü tutmuştur. 

Kırmızı Pazartesi, yahut gerçek adıyla Cronica de una Muerte Anunciada

Gerçekleşeceğini, Marquez’in belki de bugüne kadar en etkili olmuş kitap adından okuduğumuz bir cinayetin kurbanının kim olduğunu da romanın giriş cümlesiyle öğreniriz;  “Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 5.30’da kalkmıştı.” 
Romanın adının ilk kelimesi “Cronica’, belli bir tarihten başlatılarak kronolojik bir şekilde anlatmak -günce- anlamını taşısa da, bu giriş cümlesiyle tepetaklak oluruz. Bildik tüm cinayet romanlarının aksine gizemli başlayan ve sır perdesi yavaş yavaş aralanarak ortalarda bir yerde kurbanı ve sonlara doğru da -çoğu zaman şaşırarak- kim olduğunu öğrendiğimiz katilin hikâyesinin işlendiği bir roman değildir söz konusu olan. “Önceden ilan edilmiş bir ölümün güncesi” dir. Ve her ne kadar ironik bir şekilde aksi mesajı verir gibi görünse de ilan edilen ne olursa olsun önlenebileceği gerçeğini ima eder. Kitabı bitirdiğimizde ise soru işaretleri ile kalakalırız. Santiago Nasar’ın hunharca işlenen cinayeti ve en baştan beri bildiğimiz ölümü dışındaki hiç bir şeyden tam olarak emin olamadan…

Gabriel Garcia Marquez büyü ile gerçeği, kurgu ile de geçek hayatı iç içe geçirmeyi yine çok iyi başarır.   Yukarıda alıntıladığım o ilk cümlenin hemen devamında, birkaç saat sonra bedenine yedisi ölümcül olmak üzere yirmiden fazla bıçak darbesi alarak, kendi evinin mutfağında elinde bağırsakları, yere yığılıp son nefesini verecek olan Santiago’nun rüyasını aktarır bize. Kendini bildi bileli ağaçlı rüyalar gören kahramanımız bu defa koca koca incir ağaçlarından bir ormanın içinden geçerken görmüştür kendini, incecik bir yağmur, bir anlık mutluluk hali ve uyandığında üstü başı kuş pislikleri içindeymiş duygusu… Yine de ne kendi ne de rüyasını  anlattığı annesi kötüye yormamışlardır hiç birini. Hatta annesi “kuşlarla ilgili tüm rüyalar hayırlıdır” demiştir ona. Yirmi yedi yıl sonra o günü anlatırken ve geri kalan tüm yaşamı boyunca pişmanlık duyacağı tek şeydir bu. Santiago’nun düşünde yağmurlu olan hava, olayı hafızalarında geri çağırarak Marquez’e aktarmaya çalışan bazı kasaba sakinlerince de aynen rüyada olduğu gibi dile gelir; puslu ve yağmurlu… Oysa bazıları bunun tam tersini hatırlamaktadır; açık ve güneşli! Santiago’nun ölümü kader ise, kehanet olarak kabul edilebilecek tüm detaylar, rüya ve hava durumu olarak yerli yerine oturan motiflerdir. O derece incelikle yerleştirilmişlerdir ki bana göre Santiago’nun; düğünden sonra, öldürülmeden önce, çok kısa bir süre için eve uğramasına rağmen düğünde giydiği beyaz gömleğini değiştirmemesi ve romanda bunun annesi tarafından kendisine şaşkınlıkla ve günün Pazartesi olduğunu hatırlatarak sorulması bile bu haberci motifler arasında gösterilebilir. Büyü ile gerçeğin içi içe geçişi Yüzyıllık Yalnızlık ile kıyaslanamayacak kadar az ise de romanın devam eden bölümlerinde de açıkça görülür; Vicario kardeşlerin olaydan sonra yüz gün uyumamaları, Nasar’ların evinde çalışan hizmetli kız Divina Flor’un, Santiago’nun eve girdiğini ve gölge gibi yukarı odasına çıktığını görmüş olması, öncesinde limandan arkadaşı Cristo Bedoya ile kol kola ayrılırken Santiago’nun etrafında sanki görünmez bir çemberin oluşması ve hiç kimsenin bu çemberi delip onu bekleyen sondan haberdar etmeye çalışmaması gibi unsurlar örnek verilebilir.

Santiago Nasar’ın, Divina Flor’a davranış biçimine baktığımızda, onu her yalnız bulduğunda köşeye sıkıştırıp, ellemeye yeltenen bir adam görürüz. Peki bu onu suçlu ilan etmemiz için yeterli midir? Santiago ile Angela hiç bir arada görülmemiştir. Hele baş başa asla. Hatta Angela’nın annesi öylesine katı ve kuralcıdır ki Angela, annesi yanında olmadan sokağa dahi çıkamaz. Diğer yandan Santiago, “ona dönüp bakmayacak kadar kendini beğenmiş biriydi”. O halde bu birleşme nerede, ve nasıl meydana gelmiş olabilir? Üstelik, Angela ile Bayardo’nun evleneceği bir süreden beri bilinmekte, hazırlıklar yapılmaktadır. Böyle bir suçu işlemiş biri Santiago kadar rahat hareket edebilir miydi? Hele ki kendisinin de içinde doğduğu geleneklerin bu denli sıkı korunduğu, herkesin herkesten haberdar olduğu küçücük bir kasabada! Romanın son bölümünde nişanlısının babası Nahir Miguel “Daha ilk andan ona söylediklerim hakkında en küçük bir fikri olmadığını anlamıştım.”, diyecektir Marquez’e olaydan yıllar sonra konuştuklarında.

Angela Vicario, birkaç saatlik eşi tarafından bakire olmadığı anlaşılıp evine geri götürülünce, annesi tarafından feci şekilde dövülür, ikiz erkek kardeşleri tarafından sorgulanır ve bize bir isim ver denildiğinde Nasar’ı işaret eder. Namus adına o dakikadan itibaren iki erkek kardeş tarafından planlanmaya başlayan cinayet, bileylenen kasap bıçakları ve diğer tüm olaylar Angela’nın ağzından çıkacak isme, ya da kim bilir olası suskunluğuna bağlı iken işaret edeceği ismin bir önemi var mıdır? Evlilik dışı ilişkiye giren ve kocasını kız arkadaşlarının önerileri doğrultusunda çeşitli oyunlarla bakire olduğuna ikna etmek yerine, yaşadığı dönem, tâbi bulunduğu geleneksel bir o kadar çapraşık sistemin yaptırımlarının da gayet bilincinde yetiştirilmesine rağmen, yirmi yaşında bir kızın kocasına doğruyu söylemekteki cesareti onu ana kahraman yapmaya yeterliyken, yazarımızın bilinçli seçimi ile belki de; protagonist kimliğini Santiago Nasar’a bırakır. Bizler, Nasar’ın haberi çoktan tüm kasabaya yayılmış yaklaşan ölümüne üzülürken, olayın iç yüzüne yaklaştığımızı sandığımız her satırda, tekrar başladığımız yere döndüğümüzü fark eder fakat Santiago’nun hikâyedeki tek ölü olmadığının ayırdına varamayız. 

“Bu yüzden de, kendisine öğretilmiş, hayatını cehenneme çevirmiş olan bütün o korkuları bir yana bırakarak, ışıkları yanan yatak odasında onun kendisini soymasına hiç karşı koymadan göz yummuştur. “ Çok kolay oldu, “ dedi bana. “ çünkü ölmeye kararlıydım.” (s. 90-91)

 Öldü de! Yirmi yıl sonra Marquez’in kendisini ziyaret ettiğinde gerçekleşen pencere önü sohbetlerinde olayın cereyan ettiği yirmili yaşlarından çok daha farklı, büyümüş ve olgunlaşmış bir Angela vardır artık. O kadar değişmiştir ki yazar bile onu tanımakta güçlük çeker. “Pencerenin o şiirsel çerçevesi içinde” aslında yaş alma ile açıklanabilecek fiziksel bir değişim gibi algılansa da başta, ruhtaki fırtınalı ve acılı değişimin yüze yansımasından başka bir şey değildir. Angela ‘ölmüş’ ancak kendini yepyeni bir kadın olarak diriltmeyi, korkusuz, özgür ve utanmadan yaşatmayı başarmıştır.

Kabullenmek ile alışmak arasında fark vardır derler. Ve sanki birinden birini seçmek zorunda bırakılır insan, varılan noktayı kaderimizmiş gibi gösterirler sonra. İnsan faktörünü ve seçimlerimizi es geçerler. Angela, başına geleni kimseye yüklemeye çalışmadan en başından beri arkasında durmuş, bedelini ödemiş, kabullenmiş, alışmayı ise reddetmiştir. “İlk kez kendi yazgısına hükmeden Angela Vicario, işte o zaman nefretle aşkın karşılıklı tutkular olduğunu keşfetmişti.” Yaşananlara kader değip boyun eğmemiş hiçbir umut kırıntısı taşımadan, tek cevap dahi almadığı halde, Bayardo’ya iki bin, evet tamı tamına iki bin adet mektup göndermiştir. “Kafasının içi berraklaşmış, başına buyruk olmuş, kendi iradesinin efendisi olup çıkmıştı. Yalnızca o adam için yeniden bakireydi artık.” On altı yıl boyunca hiç ara vermeden yazmayı sürdürür ve bir ağustos günü öğle vakti O; içeri girer, kimseye aldırış etmeden bir adım yaklaşır, “Tamam, geldim işte.” der. Onun ağzından dökülen tek cümle, o minicik cümle Angela’nın hayata karşı dik duruşunun, vaz geçmeyişinin, sabrının, başına gelen felaketi utanmadan sahiplenişinin, haklı ödülü olmuştur bana göre. 1951’de yaşanan gerçek olaydan sonra, asla bir araya gelmeyen Margarita ile Miguel Palencia, romanda Angela ve Bayardo San Roman olarak tekrardan bir araya getirmeyi uygun görmüştür Marquez. 
Santiago Nasar’ın ipi ise Angela’nın onun adını vermesiyle kendi iradesinde değil, ikiz cellatların ve kolektif sorumsuzluğu sırtlarına geçirmiş kasaba halkının elinde kalacaktır.

Namus ve utanç! Erkekte güç, kadında ise sadece ‘bakirelikle’ ölçülen saflığın beklendiği, geleneksel bir toplum düzeni içinde kaybolan gerçek hayatlar; on yedinci yüzyıldaki “altın çağ”dan Lorca’nın yirminci yüzyıl dramlarına kadar sayısız İspanyolca eserde işlenmektedir. Bu konu seçimi ve Marquez’in bunu kelimelere dökmek için beklediği yirmisekiz yıl, muhtemel şu sonucun çıkarımıdır: “Erkekler, kadınlara yaptıklarından dolayı, birbirlerine uyguladıkları şiddeti hak ediyorlar.”

Romanda yer alan kasaba halkının istisnasız suskunluğu, namusu sözde koruma altına alan çapraşık geleneksel genetik kodun ürünü olmakla birlikte, onları kılıfı hazır bir umursamazlığa ve boş vermişliğe iter. Adeta cinayetin gerçekleşmesini bekleyen ağ örücüler, Nasar’ın, kendini savunamadan balık gibi o ağa takılıp defalarca bıçaklanarak ölümünü seyrederler. Ve sabahın erken saatlerinden itibaren bildikleri olayı, çeşitli bahanelerle ve ‘ihtimal vermemiştik’ gibi inandırıcılığı tartışılır gerekçelerle, işlenmesine karşı durmadıkları gibi, akan kana üşüşen sinekler misali belli bir mesafeden seyretmeyi seçerken, cinayetten on iki gün sonra sorgu yargıcının karşısında son derece üzgün bulduğu kasaba halkı, bu üzüntü ve pişmanlığı yaşamamak için kılını bile kıpırdatmamıştır. Bu cinayeti durdurmaya güçlerinin yettiğini bildikleri halde, belki de tıpkı ikiz Pablo ve Pedro kardeşler gibi, ilk adımı başkasının atması arzusuyla, aslında göz göre göre geliyorum diyen ölüme ve daralan ağına peş peşe taş atmaktan öteye gidemeyeceklerdir. Santiago Nasar suçlu mu? Belki! Suçsuz mu? Belki! Ölü mü? Kesinlikle evet. Ve “ölüler ateş edemez.” (s.107)

Her sorunun cevabı yoktur. Ama her cevabın mutlak bir sorusu vardır. Ve her soru, cevabını içinde gizler. Yanıtlanmamış sorular, nedeni sorgulanmamış cevaplardan daha az tehlikelidir. 
Sorgu yargıcının, hazırladığı raporun 416. sayfasının kenarına eczacıdan aldığı kırmızı mürekkeple, kendi el yazısıyla düştüğü notta dediği gibi: “Bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım.”



Not: Giriş bölümünde kullandığım şiir Marquez’in 1944 yılında Kolombiya’nın önemli gazetesi El Tiempo edebiyat ekinde Javier Garces mahlasıyla yazdığı şiirlerden biridir. Bu şiirin yayınlanması -her ne kadar kendisi utanç kaynağı olarak görse de- ortaöğrenimini tamamlamasına daha iki yıl olan 17 yaşlarında bir genç için başarıdır kuşkusuz. Marquez lise döneminde yazdığı şiirleri sonradan şöyle değerlendirecektir: “Bunlar içinde ilham ve hayat olmayan, kalbimden gelmediği için herhangi bir şiir değeri vermediğim basit teknik denemelerdi.” Şiirlerinin çoğunluğunda Neruda’yı taklit etmeye çalışacak, Yüzyıllık Yalnızlık’ı okuduktan sonra kendisine ‘Latin Amerika’nın Cervantes’i’ diyecek olan ilk kişi de yine Neruda olacaktır. 
Kaynakça: 
Kırmızı Pazartesi, İşleneceğini Herkesin Bildiği Bir Cinayetin Öyküsü, Gabriel Garcia Marquez, Can Yayınları, Ağustos 2008
Gabriel Garcia Marquez, Gerald Martin, Çeviren Zeynep Alpar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nisan 2012
*Cronica de una muerte anunciada :  “Önceden İlan Edilmiş Bir Ölümün Güncesi”.  Romanın orijinal adıdır ve Gerald Martin’in, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılan Marquez biyografi kitabındaki Zeynep Alpar çevirisi kullanılmıştır. 


O.../

(Bu yazı Roman Kahramanları Dergisi Temmuz-Eylül 27. sayısında yayınlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz)